Sevdam Gözlerinde...

27/8/2009 ·

İki satır karaladım aşk diye
Sonra buruşturdum kelimeleri...
Aşkımı ilmek ilmek işledim gözlerime
Anlaman için bakman yeterli...

Sokak Adamı...

21/8/2009 ·

Issızdı sokaklar. O ise bu ıssızlığa ve karanlığın gölgelediği, yutarcasına ayaklarının altında aşındırdığı kaldırımlara bakmadan yürüyordu. Yürümek de denmezdi buna aslında, adımları birbirini takipte soluk soluğa kalmıştı çünkü. Sanki hırsını alıyordu, geceye kafa tutuyordu. Döndüğü her köşe başında acısının biraz daha katmerlendiğinin farkına bile varamayacak kadar öfkeliydi. Hayata, insanlara, gecelerini paylaştığı yatağına, ekmeğinin katığı peynire ve zeytineydi öfkesi. Ya da aslında kendine duyduğu öfkeyi anlamlandırmak için bir kaçıştı, bahaneydi hepsi…

Evet, bir evi vardı. Kulübeden bozma,  içinde kendisiyle baş başa kaldığı, hayalleriyle dertleştiği, yalnızlığını ağırladığı. Bir de cebinde olmayan beş kuruş parası… Üstüne bir de çay demledi mi değmeyin keyfine. Yalnızlığıyla demini alırdı ıssızlığı, yaraları acırdı yüreğinin en derininde. Ve bir yudum daha alırdı çayından, derdiyle keyiflenir, umutlarıyla ağlardı…

Hayat ona güzel yanını nasip etmemişti maalesef. Bir sokak çöplüğünde açmıştı gözlerini. Donmaya yüz tutmuş bedenini son anda fark etmişti, çöpleri toplamaya gelen çöp adamları... Sonrası kimsesizler yurdunun sevgiden yoksun soğuk duvarları… Kimileri için umut kimileri için hüzün… Şanslıları vardı elbette… Güzel ve sevimli olanları… Evlat edinmeye gelenler sergiden karpuz seçer gibi bakardı onlara… Yaşça küçük ve sevimli olanları tercih ederlerdi. Bakmazlardı çirkin saydıkları çocukların yüreğinin içine… İçlerinde yeşeren umutları hoyratça koparıp atar sevmemeyi öğretirlerdi kanadı kırık yüreklere…

Çirkindi… Hani şu nadide şanslı çocuklardan olamayacak kadar çirkin… Zamanında güzel bir yüreği vardı ama zaman o yüreği de soldurdu…  Artık çirkindi yüreği de kendine göre… Çok olmuştu öğreneli yürek güzelliğinin tek başına bir işe yaramadığını. İyi yürek ve çirkin yüzün çok fazla dost kalamayacağına kanaat getirmişti.

On beş yaşına geldiğinde kaçmıştı kimsesizler yurdundan… Zaten kaçmamış olsaydı da çok zamanı kalmamıştı. On sekizinde koyacaklardı kapının önüne “ Sen adam oldun. Başının çaresine bak.” diye. Adam olmaya üç kala tanışmıştı sokaklarla… Önce bakkaldan ekmek çalmıştı karnını doyurabilmek için. Sonrası gelmişti peş peşe…

Sokak çocuğuydu o… Kimsesizler yurdunda kaldığında bile vebalıymış gibi bakardı çevre sakinleri… Zaten suçluydu… Babası terk ettiği için, annesi onu istemediği için suçluydu… Sevgiye açtı yüreği, fakat hep sevgisizdi göz göze geldiği ifadeler… Kaderini kendi çizmemişti… Kendine sunulan kaderdi hayatı. Kendinden korkan kalabalığın içinde yaşıyordu yalnızlığını… Nefretler büyütüyordu içinde… Nerede annesinin elinden tutmuş yürüyen bir çocuk görse küfrediyordu hayata… Ve lanet ediyordu annesine… Bir o kadar da özlüyordu onu. Acaba şefkatli miydi onun annesinin de elleri…

Ellerine baktı; kirliydi elleri. Hayır her zamanki kir değildi bu… Bir cinayet kirletmişti ellerini…Tek amacı günü kurtarmaktı. Bulabildiği üç beş kuruşla karnını doyurmak… Nerden bilebilirdi ki böyle olacağını. Şayet zorluk çıkarmasaydı bir ekmek parası yetecekti. Ama olmadı işte. Bilemedi ittiğinde düşeceğini ve kafasını yere çarpacağını… Delirmek üzereydi… Ağladı ağladı ağladı… Gün gecenin koynuna değene değin ağladı… Günün ilk ışıkları süzülürken sokaklara sızıp kaldı köşe başında… İşe gitmek için oradan geçmekte olan birkaç kişi iğrenerek baktı yüzüne… İçindeki  insanı onlar da göremedi herkes gibi…

Annesinin perdelerini açtığı hayat sahnesinde alnına yazılanı oynamıştı… Doğaçlayamamıştı hayatı, günün getirdiklerini tüketmiş, her geçen gün hayatının finaline doğru yürümüştü. Bundan sonrası da dünlerinden farksız olacaktı. İki polis gelip yakasından tutacak ve yine aynı dört duvar saracaktı etrafını… Yine istemediği bir filmin başkahramanı olacaktı. Ve gözler yine kah ürkerek kah tiksinerek bakacaktı… Gözlerindeki umudun, insanın kimse farkına varamayacaktı…

Sokak adamıydı ve hep öyle kalacaktı…

Sevda Mevsimi...

20/8/2009 ·

Sevda'nın iklimi nedir acaba?
Sıcak çöl ikliminde mi açar;
kutupların soğuğunda mı yaşar?
Hangi mevsimi sever?
Yediveren midir gül gibi;
 her dem ayrı bir güzellikte mi açar?
 
Peki nasıl bir kalbe sığar?
Hangi yürek sevdayı hakkıyla yaşar?
Hangi sevda Mecnun'dur Leyla'sını arar?
 
Ya da nasıl anlatılır aşk?
Hangi kelimelerde kifayet bulur?
Sevgilinin taa içine işleyen kelam hangisi?
 
Veya kim sevdasından dağları deler Ferhat gibi?
Kim Aslı'sının saçının teline değişmez dünyayı Kerem misali?
 
Kelimeler bocalar...
Cümle olmaya utanır...
Kim yazabilir ki sevgiliye en güzelini?
Hangi sözcük eritir buz gibi bir yüreği?...
 
Şiirimsin...
Aşkım erir gözlerinde...
Nasıl tarifleyebilirim ki seni?...
 
Kalbimde her dem açan sevda çiçeğimsin...
Bizim mevsimimiz beşinci mevsim...
Sevda mevsimi...
Her sevda mevsiminde sen açarım ben...
Ve solana dek seni söylerim şarkılarımda...
Solarım da ölürüm sanma...
Toprak olur yine bir sevda mevsiminde hayat bulurum.
Ve yine sana dair türküler tuttururum...

03.07.2009

SEN...

20/8/2009 ·

Sevdanın tozlu yollarında buldum seni...
Aşkın gül bahçesinde yitirdim...

Hayallerim vardı
Tozlu raflarda sakladığım
Hasretinde buram buram kokladığım
Uğruna geceler eskittiğim
Yudum yudum kana kana içtiğim...

Ve hayallerimin kahramanı
Aydınlık gecelerimin kara gözlü adamı
Gurbetinde siyaha boyadım gecelerimi
Adın ezberim oldu
Gelmediğin her gün doldu gözlerim
Kalemim ağladı..
Yüreğim kanadı...

Bahçeme sen diye diktiğim limon ağacı
Yeni sürgünlere erdi
Ben yittim sensizliğinde
O serpildi, ilk meyvesini verdi...

Çok şey değişti...
Hayat eskitti her şeyi
Bir gözlerimdeki seni silemedi
Bir de sen sen diye inleyen bu yüreği...

Çocuk yanım...

20/8/2009 ·

Ah eski günler...
Ah çocukluğum...

Çamurlara bata çıka oynardık. Ama hiç kirlenmezdi yüreğimiz. Kaynardı kara kazanlarda kirlilerimiz; sonra yüreğimiz gibi tertemiz olurdu. Sabun kokardı.
Sabun kokardı çocukluğumuz...

Dokuz taş oynardık evimizin yakınındaki boş arsada. Önce özenle seçilmiş mermer taşlarımızı üst üste dizer, sonrasında çizdiğimiz çizgini arkasına geçerdik. Hangi takım devirirse taşları arkasına bakmadan kaçardı... Düşerdik dizimiz kanardı. Yara derin değilse aldırmaz devam ederdik. Yok eğer durduramazsak kanımızı annemize koşardık. Hazır bulunan bir bez parçası yıkanıp temizlenen yaraya sarılırdı. Üç güne kalmaz kabuk tutardı. O zaman acımazdı yaralarımız. Unutur hatırlamazdık...
Oyun kokardı çocukluğumuz...

Barbie bebeklerimiz yoktu bizim. Bez bebeklerimizi bezerdik. Bisiklet niyetine, bulduğumuz bilyelerden kaydırak yapar binerdik. Uçurtmamız yamalıydı ama enginlere süzülürdü. Şekerle kandıran amcalar yoktu; komşu çocukları bir olur akşam ezanına kadar oynardık sokakta...
Özgürlük kokardı çocukluğumuz...

Parayla işimiz olmazdı. Sokakta elma şekeri satan amcaya eskimiş ayakkabı verirdik şeker karşılığı. Bazen yaramazlık yapıp annemizin yeni papuçlarını da verdiğimiz olurdu...
Elma şekeri kokardı çocukluğumuz...

Yıldızlar daha parlaktı. Televizyon bir tek Ayşen Teyzelerde vardı. Akşam oturmalarına gider, sobada çatlayan kestanelerimizi yiyerek izlerdik siyah beyaz televizyonu. Renkliydi hayatımız, televizyonumuzun siyah beyaz olmasına aldırmazdık... Komşuda pişen bize de düşerdi. Bakkal amcamız, manavımız, kasabımız vardı. Kocaman bir aileydik mahallecek...
Komşuluk kokardı çocukluğumuz...

O zamanlar yoktu sıkıntımız, sorunumuz... Yüreğimizi kanatmazdı hiç bir acı...
Belki de benimle birlikte büyüdü çocukluğum. Büyüdüm artık ben de bir anne oldum. Babam da derdi hep "Ah çocukluğum..." Acaba yarın da oğlum diyecek mi "Ah gidi çocukluğum..."

Daldım gittim yine...
Dilimde mırıldandığım bir şarkı çocukluğumdan kalma

* Yenik düşüyor her şey zamana
  Biz büyüdük ve kirlendi dünya...

* Yeni Türkü-Telli Turna

« Önceki |